Ursula K. Leguin - Mülksüzler

“Sadece şunu. Bak, nerede mülkiyet varsa orada hırsızlık olduğunu söyleyen Odo değil miydi?"
"'Bir hırsız yaratmak için, bir sahip yaratın; suç yaratmak istiyorsanız, yasalar koyun.' Toplumsal Organizma."
"Peki. Kilitli odalarda kağıtlar varsa, odalara girmek için anahtarları olan insanlar da vardır!”

“Varolmanın yasası mücadeledir: Rekabet, zayıf olanın elenmesi,”

“Urras'lılar zevk sahibiydi, ama bu zevk çoğunlukla gösterişe yönelik bir itkiyle çelişki içindeydi - bilinçli masraf. Nesnelere sahip olma isteğinin doğal, estetik kökeni ekonomik ve rekabetçi zorlamalarla gizlenip saptırılıyor, o da buna karşılık nesnelerin niteliğini ele veriyordu: tek elde ettikleri bir tür mekanik savurganlıktı."

“Ama," dedi Oiie çabucak, "insanları düzen içinde tutan ne? Neden birbirlerini soyup öldürmüyorlar?" Sanki uzun süredir bastırmaya çalıştığı soru patlak vermişti.
"Hiç kimse çalınacak herhangi bir şeye sahip değil. Eğer bir şeyi istersen gidip depodan alabilirsin. Şiddete gelince, doğrusu bilemiyorum Oiie; durup dururken beni öldürür müydün? Eğer öldürmek isteseydin, buna karşı çıkarılan bir yasa seni engeller miydi? Zorlama, düzeni sağlamanın en etkisiz yoludur.”

“paranın olmadığı bir yerde gerçek dürtüler belki daha açık çıkar ortaya. İnsanlar bir şeyler yapmaktan hoşlanırlar. Yaptıkları işi iyi yapmak isterler. İnsanlar, tehlikeli, zor işleri üstlenirler, çünkü onları yapmaktan gurur duyarlar, daha zayıf olanlara... nasıl denir... hava atabilirler - biz buna bencilleşmek diyoruz. Hey, bakın küçükler, ne kadar güçlü olduğumu görün! Anlıyor musunuz? İnsan iyi yaptığı şeyi yapmak ister... Ama gerçekte bu bir araç ve amaç sorunu. Ne de olsa iş, iş için yapılır. Yaşamın kalıcı zevklerinden biridir. Kişinin vicdanı bunu bilir. Aynca toplumsal vicdan, komşuların sizin hakkınızdaki düşünceleri de vardır. Anarres'te başka hiçbir ödül, başka hiçbir yasa yoktur. İnsanın kendi zevki ve dostlarının saygısı. Hepsi budur. Bu böyle olunca, anlayacağınız gibi, komşuların düşüncelerinin son derece büyük bir güç haline gelir.”

“düşünceler hiçbir zaman yasalarla ve hükümetlerle denetlenmemiştir, Urras'ta bile. Öyle olsaydı, Odo kendi düşüncelerini nasıl geliştirirdi? Odoculuk nasıl dünya çapında bir hareket olurdu? Devletçiler hareketi güç kullanarak bastırmaya çalıştılar ve başaramadılar. Düşünceler baskı altına alarak yok edilemez. Onlar ancak dikkate alınmayarak yok edilebilir. Düşünmeyi reddederek - değişmeyi reddederek. İşte bizim toplumumuzun yaptığı da bu!"

“Odocular toplumunu bireyin aklını baskı altına alarak yöneten, hiçbir zaman varlığı kabullenilmeyen, erişilmez iktidar.”

“Bense ruhsal acıdan söz ediyorum! İnsanların yeteneklerinin, çalışmalarının, yaşamlarının boşa gittiğini görmelerinden. Akıllıların aptallara boyun eğmelerinden. Güçlülük ve cesaretin kıskançlık, güç hırsı ve değişme korkusu tarafından boğulduğunu görmelerinden. Değişme özgürlüktür, değişme yaşamdır - Odocu düşünce için bundan daha temel şey var mı? Ama artık hiçbir şey değişmiyor! Toplumumuz hasta. Biliyorsun. Sen de onun hastalığını yaşıyorsun. Onun intihara sürükleyen hastalığını!"

“Birlikte çalışmanın boyun eğmeye dönüşmesine seyirci kaldık. Urras'ta azınlığın yönetimi var. Burada ise çoğunluğun yönetimi. Ama yine de bir yönetim! Toplumsal vicdan artık yaşayan bir şey değil, bir aygıt, bürokratlarca denetlenen bir iktidar aygıtı."

“Özgürlük için eğitim yapmıyoruz. Toplumsal organizmanın en önemli etkinliği olan eğitim katı, ahlakçı ve otoriter oldu. Çocuklar Odo'nun sözlerini sanki yasaymış gibi ezberliyorlar - en büyük küfür bu!”

“Aslında hiç düşünmemek her zaman daha kolay. Şirin, güvenli bir hiyerarşi bulup yerleş. Değişiklik yapma -onaylanmama tehlikesine düşme- iş arkadaşlarını rahatsız etme. Yönetilmeye izin vermek her zaman en kolay şey.”

“Eğer bir şeyi bütün olarak görebilirsen," dedi, "hep güzelmiş gibi görünür. Gezegenler, yaşamlar... Ama yakından bakıldığında bir dünya yalnızca toz ve kayadan oluşur. Günden güne yaşam daha da zorlaşır, yorulursun, ritmi kaçırırsın. Uzaklığı ararsın- ara vermeyi. Dünyanın ne kadar güzel olduğunu görmenin yolu, onu ay gibi görmekten geçiyor. Yaşamın ne güzel olduğunu görmenin yolu ölümün bakış açısından bakmaktan geçiyor.”

“Hoşlansa da hoşlanmasa da güvenmemeyi öğrenmeliydi. Sessiz olmalıydı; sahip olduğu şeyleri kendine saklamalıydı; pazarlık gücünü korumalıydı."

“Ona hepsi kaygılı gibi görünüyorlardı. Bu kaygıyı daha önce Urras'lıların yüzlerinde görmüştü ve ne olduğunu merak ediyordu. Ne kadar para kazanırlarsa kazansınlar yine de yoksul ölmemek için daha fazla çalışmaları gerektiğini düşündükleri için miydi? Suçluluk muydu, çünkü ne kadar az paraları olursa olsun, her zaman onlardan daha az parası olan birisi vardı. Nedeni ne olursa olsun, bütün yüzlere bir tür benzerlik veriyordu bu; Shevek kendini onların arasında çok yalnız hissediyordu. Rehberleri ve muhafızlarından kaçarken, insanların birbirlerine güvenmediği, temel ahlaki varsayımın karşılıklı yardımlaşma değil, karşılıklı saldırganlık olduğu bir toplumda tek başına kalmanın ne anlama gelebileceğini düşünmemişti. Biraz korkuyordu.”

“Şu eski ikiyüzlülük. Yaşam bir kavgadır ve en güçlü olan kazanır. Uygarlığın tek yaptığı güzel sözlerle kanı ve nefreti gizlemek!” “Evrim yasası en güçlünün kazanacağını söyler!"
"Evet, herhangi bir toplumsal türün varlığında da en güçlü olan, en toplumsal olandır. İnsan kavramlarına göre, en ahlaki olan.”

“Dinle Takver. Ben de tamamen aynı şeyi düşündüm. Hep bunu söyleriz. Sen söyledin - Rolny'ye gitmeyi reddetmeliydin. Ben de Dirsek'e gider gitmez kendi kendime, ben özgür bir insalım, buraya gelmek zorunda değildim dedim... Hep böyle düşünüyoruz, söylüyoruz, ama yapmıyoruz. İnisiyatifimizi beynimizin içine sıkıca kapıyoruz, sanki içine girip 'Hiçbir şey yapmak zorunda değilim, kendi seçimlerimi kendim yaparım, özgürüm' diyebileceğimiz bir oda gibi. Sonra beynimizdeki o küçük odayı terk ediyoruz; ÜDE bizi nerede görevlendirirse oraya gidip yeniden görev alana dek de orada kalıyoruz.”

“Sanırım şunu: bir görevi reddettiğimizi söylemeye utandığımızı; toplumsal vicdanın bireysel vicdanla bir tür denge tutturmak yerine ona tümüyle egemen olduğunu söylemeye çalışıyorum. Biz işbirliği yapmıyoruz - biz emre uyuyoruz. Dışlanmaktan, tembel, işlevsiz, bencil diye adlandırılmaktan korkuyoruz. Komşumuzun düşüncesinden, kendi seçim özgürlüğümüze saygı gösterdiğimizden daha fazla korkuyoruz. Bana inanmıyorsun Tak, ama hele bir dene, çizgiyi aşmayı dene, yalnızca hayalinde, sonra da neler hissettiğine bak. İşte o zaman Tirin'in ne olduğunu, neden çöküp yitik bir ruh olduğunu anlarsın. Bir suçlu o! Suçu yarattık, tıpkı mülkiyetçiler gibi. Bir insanı kendi onaylarımız dışına çıkmaya zorluyoruz, sonra da onu bu nedenle suçluyoruz. Yasalar yaptık, geleneksel davranış yasaları, tüm çevremize duvarlar ördük ve bunları göremiyoruz, çünkü düşüncemizin bir parçası onlar. Tir bunu hiçbir zaman yapmadı. On yaşından beri tanıyorum onu. Hiç yapmadı, hiç duvar öremedi. O doğuştan isyancıydı. Doğuştan Odocu'ydu -gerçek bir Odocu! Özgür bir insandı, biz kardeşleri ise onu ilk özgür eylemi nedeniyle cezalandırıp delirttik.”

“Hayır, gerçek olan şu, ikimiz de karar vermedik - ikimiz de seçmedik. Sabul'un bizim için seçim yapmasına izin verdik. Kendi içsel Sabul'umuzun -geleneğin, ahlakçılığın, toplumsal afaroz korkusunun, farklı olma korkusunun, özgür olma korkusunun! Ama, bir daha asla. Yavaş öğreniyorum, ama öğreniyorum.”

“Devlet mitosunun ortadan kalkmasıyla toplum ve bireyin gerçek karşılıklılığı ve alışverişi açığa çıkmıştı. Bireyden fedakarlık istenebilirdi, ama hiçbir zaman uzlaşma istenemezdi; çünkü, güvenlik ve dengeyi yalnızca toplum sağlayabildiği halde ahlaki seçimin gücüne yalnızca birey sahipti -değiştirme gücüne, yaşamın temel işlevine. Odocu toplum kalıcı bir devrim olarak tasarlanmıştı, devrim ise düşünen bir akılda başlar.”

“çünkü Urras'ta, biz Anarres'lilerin gereksinim duyacağı hiçbir şey yok, hiçbir şey! Yüz yetmiş yıl önce eli boş ayrıldık, haklıydık da. Hiçbir şey almadık. çünkü burada devletlerden ve silahlarından, zenginlerden ve yalanlarından, yoksullardan ve sefaletlerinden başka bir şey yok. Urras'ta doğru hareket etmenin, temiz bir yürekle hareket etmenin yolu yok. İçine kar, zarar korkusu ve güç isteği girmeden yapabileceğiniz bir şey yok. Hanginizin diğerine "üstün" olduğunu bilmeden ya da kanıtlamadan bir başkasına günaydın diyemezsiniz. Diğer insanlara kardeş gibi davranamazsınız, onları kullanmanız ya da aldatmanız, onlara emretmeniz ya da itaat etmeniz gerek. Başka birine dokunamazsınız, yine de sizi yalnız bırakmazlar. Özgürlük yok. Bir kutu- Urras bir kutu, bir paket, bütün o sarmalanmış, güzel mavi göğüyle, çayırları, ormanlarıyla ve büyük kentleriyle kutuyu açıyorsunuz, peki içinde ne var? Toz içinde, kapkara bir bodrum ve ölü bir adam. Elini başkalarına uzattığı için eli koparılmış bir adam. Sonunda Cehennem'e vardım. Desar haklıydı; Urras başka bir şey değil; Cehennem Urras.”

“Güneybatı madenciler sendikasından gelen konuk bir üyeydi, bu konuda konuşması beklenmiyordu. "...hak ettiğini bulur," diyordu. "çünkü her birimiz her şeyi, Ölü Krallar'ın mezarlarında yığılmış her türlü zenginliği hak ediyoruz, aynı zamanda hiçbirimiz hiçbir şeyi hak etmiyoruz, açken bir dilim ekmeği bile hak etmiyoruz. Başkası açken biz yemedik mi? Bizi bunun için cezalandıracak mısınız? Diğerleri yerken aç kalma erdemini gösterdik diye bizi ödüllendirecek misiniz? Hiç kimse cezayı kazanmaz, ödülü de. Aklınızı hak etmek, kazanmak gibi fikirlerden arındırın, ancak o zaman düşünebileceksiniz." Tabii ki bunlar Odo'nun Hapishane Mektupları'ndan parçalardı,”

“Bakın," dedi, "istediğimiz şey Anarres'e güvenlik için değil, özgürlük için geldiğimizi hepimize anımsatmak. Eğer hepimiz aynı fikirde olursak, hepimiz birlikte çalışırsak bir makineden farkımız yok demektir. Eğer bir birey arkadaşlarıyla dayanışma içinde çalışamıyorsa onun görevi yalnız çalışmaktır. Görevi ve hakkıdır bu. İnsanları bu haktan mahrum ediyoruz. Başkalarıyla çalışmak gerektiğini, çoğunluğun yönetimini kabul etmek gerektiğini gitgide daha sık söylemeye başladık. Ama bir yönetim, nasıl olursa, olsun tiranlık anlamına gelir. Bireyin görevi hiçbir yönetimi kabul etmemek, kendi eylemlerinin başlatıcısı olmak, sorumlu olmaktır. Ancak böyle yaparsa toplum yaşar, değişir, uyum gösterir ve sağ kalabilir. Yasalar üstüne kurulmuş bir Devlet'in tebası değiliz, devrimle oluşturulmuş bir toplumun üyeleriyiz. Devrim zorunluluğumuzdur: devrim, bizim evrim umudumuzdur. 'Devrim ya bireyin ruhundadır, ya da hiçbir yerde değildir. Ya herkes için ya da hiçbir şey içindir. Eğer herhangi bir şekilde sonu var gibi görünüyorsa, gerçek anlamda hiç başlamayacaktır.' Burada duramayız. Devam etmeliyiz. Tehlikelere katlanmalıyız.”

Bu blogdaki popüler yayınlar

Broken vows...

Evrensel kanunlar...

Karl Marx'tan Cümleler...